Kendine Güven - OSHO.


Hemen hemen herkes hayatın belirli dönemlerinde, belirli işlerde, belirli durumlarda ve belirli konular hakkında aşırı hassasiyet gösterebilir. Prensipler, kurallar, olmazsa olmazlar her insanın hayatında vardır ve hayati önem arz ederler. Ancak Mükemmeliyetçi Kişilik Bozukluğu bundan farklı bir durumdur. Bu kişilik bozukluğuna sahip kişiler aşırı derece kuralcı ve takıntılıdırlar. Aşırı kontrolcü olma ve düzen konularında sürekli olarak kafa yormanın olduğu bir kişilik örüntüsüdür.
Bu kişilik bozukluğuna sahip kişiler büyük resmi görmekte zorlanırlar, parçalarla ve ayrıntılarla aşırı derecede ilgilenirler. Hayatın ve başarının ayrıntılarda gizli olduğunu düşündükleri için olayları ve durumları bağlamından kopartarak parçalara bölerler, kılı kırk yarmak deyimi bu kişileri tanımlamak için uygundur. Ayrıntılara o kadar odaklanırlar ki zaman yönetimi de bu insanlar için büyük problem teşkil ederler. Her şeyin mükemmel olması konusundaki takıntılı düşünceleri ve ayrıntılarda boğuluyor olmaları hem kendilerini hem de çevrelerini yormalarına neden olur. Kendilerine ve başkalarına yönelik düşmanca duygular, zamana karşı yarışmak ve rekabetçilik gibi kişilik özellikleri mevcuttur.
DSM-IV de Mükemmeliyetçi Kişilik Bozukluğunun tanı ölçütleri şu şekildedir:
A - Aşağıdakilerden en az dördünün olması ile belirli, genç erişkinlik döneminde başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, esneklik, açıklık ve verimlilik pahasına düzenlilik, mükemmeliyetçilik, zihinsel ve kişiler arası kontrol koyma üzerine aşırı kafa yormanın olduğu sürekli bir örüntü.
İnsanlar sebepsiz yere büyük problemler yaratmaya devam ediyorlar.
Bugüne kadar binlerce insanla onların problemleri üzerine konuştum
ve gerçek bir sorunla henüz karşılaşmadım. Tüm problemler yapmacık,
uydurma onlar olmadan kendini bomboş hissettiğinden, onları sen
yaratıyorsun.

Onlarsız yapacak bir şeyin yok, kavga edecek biri,

gidecek bir yer yok. Bir gurudan diğerine, bir ustadan diğerine, bir
psikiyatristten diğerine, bir gruptan diğerine…

Aksi halde kendini

boşlukta hisseder aniden hayatın anlamsızlaştığını görürsün. Hayatın
nasıl zor bir şey olduğunu, büyüdüğünü hissetmek için sürekli
problemler yaratır ve onlarla ölesiye mücadeleye girişirsin.
Ego sadece mücadelenin olduğu yerde vardır bunu hatırla; sadece
kavga ederken.

Şayet sana “Gidip üç sinek öldür, aydınlanacaksın”

desem, bana asla inanmazsın: “Üç sinek!’’ Bu kadar kolay olmamalı. Bu
akılcı görünmüyor… Halbuki “yedi yüz aslan öldürün” demiş olsam,
bundan çok daha fazla hoşlanırdın. Daha büyük problem, daha büyük
mücadele… ki bu mücadele yoluyla egon büyür, yükseklere süzülür…

Sen problemleri yaratırsın. Problemler mevcut değildir.

Din adamları ve psikanalistler ve gurular -onlar çok mutlular, çünkü
tüm ticaretleri sadece sana bağlı. Sen bir hiçten tepeler yaratıp,
sonrada bu tepeleri yüksek dağlara dönüştürmesen, sana yardım edecek olan gurunun işlevi ne olacaktı?

Önce yardım alabilecek bir şekle gelmelisin!

Gerçek ustalar ise başka bir şey söylüyorlar. Onlar “Lütfen ne
yaptığına bir bak, yaptıklarının anlamsızlığına bir bak. Önce bir
problem yaratıyor, sonra ona çözüm arayışlarına girişiyorsun. Sadece
neden bu problemleri yarattığına bak, işin en başı; problemi
oluşturmaya başladığın nokta çözümün ta kendisidir – yani onu hiç
yaratmamak” diyorlar. Ancak bu sana hiç hitap etmeyecektir.

Yapacak bir şey, mücadele yoksa aydınlanma da yok ! Satori ? Samadhi? Hiçbiri yok! Çok derin bir huzursuzluk ve boşluk… Bunu artık ne ile

dolduracaksın?Senin hiçbir sorunun yok; sadece bu anlaşılmalıdır. Çünkü bunu anladığın anda yaratıcısı olduğun tüm problemlerinden
sıyrılabilirsin.

Onlara başka bir şekilde bak, daha derinden bir

bakış onları küçültecektir. Bakmaya devam et, onlar da azar azar yok
olmaya başlayacaklardır.Gözünü dikip bakmaya devam edersen ansızın
orada hiçbir şey olmadığını göreceksin. Sadece boşluk… seni saran
hoş bir boşluk. Yapacak bir şey yok, olacak bir şey yok çünkü zaten
sen o’sun.

Aydınlanma Başarılması gereken bir şey değildir, o sadece yaşanılacak

bir şeydir. Ben sana “aydınlanmayı başardım” dediğimde
kastettiğim şey onu yasamaya karar vermiş olduğumdur. Artık tamam!
Ve o andan itibaren onu yaşamaya başlarım. O, artık problem
yaratmakla ilgilenmemeye karar vermektir, hepsi bu kadar! O artık
anlamsız problemler ve çözümleriyle uğraşmaya son vermektir.

Tüm bu anlamsız isler senin kendinle oynadığın bir oyundur. Sen

kendin saklanıyor ve sen kendin arıyorsun, her iki taraf da sensin.
Ve bunu bil! Bunu söylediğimde gülme, bu gülünç bir şey değil, onu
anla! Bu senin kendi oyunun, kendin saklanıyor ve yine kendinden,
kendini arayıp bulmasını bekliyorsun.

Kendinizi hemen şimdi bulabilirsin çünkü saklanan sensin. Ne zaman

birisi gelip de “ben bir Buda olmak istiyorum” derse bu son derece
anlamsızdır: O bir Buda. Bir Buda gelip “ben nasıl Buda olurum”
diyorsa benim ne yapmamı bekliyorsun. ” Sen kimi kandırıyorsun, sen
Budasın! derim…

Kendine gereksiz sorunlar yaratma. Onları nasıl büyüttüğünü, onları

topaç gibi nasıl daha hızlı, daha hızlı çevirdiğini anlamak seni
aydınlatacaktır. Ve ansızın tüm mutsuzluklarının üstüne çıkacaksın.
Dünyanın tüm şefkatiyle birlikte…

Ego problemler ister. Şayet bunu bir anlarsan, bir kez derinden

kavrarsan dağlar önce tepeciklere dönüşüp sonra da tamamen yok
olacaklardır. Ve aniden bir boşluk oluşur; her yandan katıksız bir
boşluk. Bu aydınlanmanın ne olduğudur - hiçbir problem olmadığının
derinden anlaşılması. Çözülecek bir problem olmadan ne yapacaksın?
Hemen yaşamaya başlarsın. Yiyeceksin, uyuyacaksın, seveceksin,
sohbet edeceksin, şarkı söyleyeceksin, dans edeceksin. Yapacak başka
ne var ki? Bir tanrı oldun ve yasamaya başladın!

Şayet insanlar biraz dans edebilseler, biraz daha şarkı

söyleyebilseler, biraz daha çılgın olabilseler, enerjileri daha
fazla akacak ve problemleri azar azar yok olacak. Bundan dolayı dans
etmenin üzerinde bu kadar duruyorum. Sonuna kadar dans et, bırak tüm enerjin dans haline gelsin ve göreceksin ki başın yok !

Başındaki tüm sıkışıp kalmış enerjiler; hoş resimler ve figürler olarak etrafında hareket ediyor. Ve dans ederken öyle bir an gelir ki,

vücudun artık kati bir madde değildir, elastik akışkan bir hale
dönüşmüştür. Ve dans ederken öyle bir an gelir ki, sınırların artık
belirgin değildir, eriyip kosmosla birleşmekte ve tüm sınırlar
birbiriyle karışmaktadır.

Artık herhangi bir problem yaratamazsın.


Yasa, dans et, ye. Uyu ve bunları mümkün olan tüm bütünlüğünle yap.

Ve tekrar tekrar hatırla ki, her ne zaman kendini bir problem
yaratırken yakalarsan, onu bırak. Hemen!



Gerçeğe giden üç yaklaşım vardır. Bunlardan biri bilimsel olan deneysel yaklaşımdır; buna göre, objektif dünya ile yapılan deneylerle kanıtlanmayan bir şey kabul edilemez. İkinci yaklaşım, mantıksal

yaklaşımdır. Bu yaklaşımda deney yapılmaz, düşünülür, tartışılır, lehte ve aleyhte olan
kavramlar bulunur ve zihin gayreti ve mantık yoluyla sonuca varılır. Üçüncüsü mecazi, şiirsel
ya da dinsel yaklaşımdır.

Bu üç yaklaşım üç boyut gibi oradadır ve biri gerçeğe doğru ulaşır.

Bilim objenin ötesine gidemez, çünkü bu yaklaşımın kendisi bir kısıtlama getirir. Bilim dışa
açılamaz, ötesine geçemez, çünkü bu sadece dışa açılabilen deneylerle olabilir. Felsefe,
mantık sübjektifin ötesine geçemez, çünkü bu da zihin çalışmasıdır.

Zihni yok edemez, onun

ötesine geçemezsin. Bilim objektif, mantık, felsefe ise sübjektiftir. Din ve şiir ise öteye
geçebilir; altın bir köprüdür o, objeyle özneyi birleştirir. Fakat daha sonra her şey birden
kaosa dönüşür; hiç Kuşkusuz çok yaratıcı bir kaostur bu; aslında kaos olmadan yaratıcılık
olmaz.

Ama her şey birbirine karışır, bölümler kaybolur.

Bunu bu şekilde söylemek isterim. Bilim bir gündüz yaklaşımıdır: günün ortasında, her şey
net ve açık olarak bellidir, sınırlar vardır ve diğerini iyi görürsün.

Mantık gece yaklaşımıdır:

karanlıkta sadece zihin ve el yordamıyla, deneysel destek olmadan ilerler, sadece düşünürsün.
Şiir ve din ise ikisinin ortasında alaca karanlık yaklaşımıdır. Günün parlaklığı, ay ışığı
gitmiştir, hiçbir şey net olarak görünmez. Gece henüz tam olarak gelmemiştir, Karanlık her
yeri kaplamamıştır.

Karanlık ve gün ışığı bir araya gelir, ne beyaz, ne de siyah olan yumuşak

bir grilik vardır; sınırlar birleşir ve birbirine geçer, her şey gelişigüzeldir, birbirine karışmıştır.

Bu da mecazi yaklaşımdır işte..

Şiir bu nedenle mecazlarla ifade eder kendini; ve din en yüksek şiirdir, o da mecazlarla ifade
edilir. Unutma, bu mecazlar harfi harfine alınmamalıdır, aksi taktirde istediğin yere
varamazsın.

Ben;’içindeki ışık’’ dediğim zaman, içinde gerçek bir ışık olduğunu

düşünme.’için aydınlık gibi’’ dediğimde bu bir mecazdır. Burada bir şey gösterilmiş
ama işaret edilmemiş, tanımlanmamıştır; ışığa benzer bir şey anlamında kullanılmıştır bu; ve
bir mecazdır.

Dinin mecazlarla ifade edilmesi ise bazı sorunlara neden olur ama bunun başka bir yolu da yoktur.


Eğer başka bir dünyaya gidip bu dünyada olmayan çiçekler görsem ve geri dönüp bunları sana

anlatmaya çalışsam ne yaparım? Elbette mecaz kullanmak zorunda kalırım.
Örneğin;’gül gibi’’ derim; ama onlar gül değildir; aksi takdirde neden;’gül gibi’’
denir de doğrudan;’gül’’ denmez.

Ama onlar gül değildir, gülden farklı çiçeklerdir.

Ben;’gibi’’ diyerek, diğer dünyayla ilgili anlayışımla, senin bu dünyayla ilgili
anlayışın arasında bir köprü kurmaya çalışırım ve mecazı bu nedenle kullanırım. Sen gülleri
bilirsin ama diğer dünyanın o çiçeklerini bilmezsin. Bense o çiçekleri biliyorum ve sana da o
dünyanın çiçeklerini anlatmaya çalışıyorum; ve gül gibi olduklarını söylüyorum.

Diğer

dünyaya gidip de gül bulamadığın zaman bana kızma, beni mahkemeye verme; çünkü bunları
harfi harfine söylemedim ben. Burada sadece gülün kalitesi belirtilmiştir; bu sadece bir jesttir,
ayı işaret eden bir parmaktır. Ama o parmağı yakalama, onun bu işle ilgisi yoktur; aya bak ve
parmağı unut. Mecazı anlamı budur, ona yapışma.

Pek çok insan bu yüzden derin, bulanık sularda yüzer: mecaza yapışırlar. İç ışıktan söz

ederim, hemen birkaç gün sonra gelir ve;’ ben iç ışığı gördüm’’ derler. Diğer
dünyanın güllerini de bulmuşlardır; ama orada yoktur onlar.

Mecazi konuşmalar

nedeniyle pek çok insan hayal kurar.
P.D. Ouspensky yeni bir sözcük icat etmiş, hayal gücü demek olan;’imagination’’
sözcüğüne;’imaginazione’’ demiştir. Birisi gelip iç dünya deneyleri hakkında
konuşmaya başlar ve;’kundalini kalktı; başında bir ışık gördüm; chakralar açılıyor’’
demeye başladığında onu hemen susturur ve ;’imaginazione’’ derdi. İnsanlar
;’o da ne demek?’’ diye sorduklarında;’hayal gücü hastalığı’’ diye cevap
verir ve konuyu kapatırdı.

Hemen;’dur! Sen bir kurban oldun’’ derdi.

Din mecazlarla konuşur; çünkü konuşmanın başka yolu yoktur, çünkü din diğer dünyadan, bu
dünyanın ötesinden söz eder. Bu dünyada benzetmeler bulmaya çalışır. İlgisi olmayan
sözcükler kullanır ama bu sözcüklerden başkası da bulunamaz, onları kullanmak zorunludur.

Bu nedenle bilgeler ısrarla;’ne söylüyorsak, söyleyemeyiz. İfade edilmez bu, ama biz

yine de onu ifade etmeye çalışıyoruz,’’ derler. Onlar her zaman bunu vurgularlar, çünkü
onların söylediğini harfi harfine anlamanız olasılığı vardır..
Zihin ışık kadar parlaktır; dersek de der. O tüm sözcükler ve simgelerin ötesindedir.

Mecaz seni yanıltmasın, kandırmasın, içeride bir ışık olduğunu hayal etmeye başlama. Bu çok

kolay;’imaginazione.’’ Gözlerini kapayıp bir ışık hayal edebilirsin; sen çok iyi bir
rüyacısın, pek çok rüya görebilirsin, neden ışık görmeyesin ki?

Zihinde senin istediğin her şeyi yaratabilecek yetenek vardır, sadece biraz ısrar gerekir.

Zihninde güzel bir kadın canlandırabilirsin, neden ışığı canlandırmayacaksın? Işığın nesi var
ki? Zihninde o kadar güzel kadın yaratırsın ki, gerçek dünyada gördüklerini beğenmez
olursun. İçinde koca bir deneyler dünyası da yaratabilirsin.

Her duygunun arkasında kendi

hayal merkezi vardır.
Dinin güvene, inanışa ihtiyacı vardır. Güvenin anlamı, zihnin Kuşkulanma yeteneğinin uykuya
dalmış olmasıdır. Buda hipnotizmaya benzer.

O halde birisi sana gelip;’bu adam,

yani osho beni hipnotize etti’’ derse bir bakıma haklıdır. Eğer bana güvenirsen bu da
hipnotizma gibidir: uyanık olmana rağmen mantığını bir yana bırakmışsındır, hayal gücün
tam kapasite ile çalışır ve o zaman tehlikeli bir durumda olursun.

Eğer hayal gücün çalışırsa her şeyi hayal edebilirsin: kundalini kalkar, chakralar açılır, her şey

olabilir sana. Bütün bunlar güzeldir ama gerçek değildir. O halde birine güvendiğin zaman
hayal gücüne dikkat etmen gerekir. güven ama bir hayal gücü kurbanı olma. Burada söylenen
her şey mecazidir. Ve şunu unutma ki tüm deneyler hayal gücüne dayanır; tam anlamıyla
bütün deneyler.

Gerçek olan sadece deneyi yapandır.

O halde neyi denersen dene, ona çok önem verme ve onunla övünme. Sadece, denenen her
şeyde hayal gücü olduğunu unutma; sadece deneyi yapan gerçekte vardır. Tanığa dikkat et,
deneyler üzerinde değil, tanık üzerinde odaklan.

Ne kadar güzel olursa olsun, tüm deneyler

rüyaya benzer ve insan onların ötesine geçmek zorundadır.
O halde din şiirseldir ve insan mecazla konuşmak zorundadır. Mürit büyük güven içindedir ve
kolayca hayal gücü kurbanı olabilir; insanın çok dikkatli olması gerekir.

güven, mecazları

dinle ama onların mecaz olduğunu unutma. güven; bir çok şey olmaya başlayacaktır ama
unutma ki senden başka her şey hayal gücüne dayanmaktadır.

Ve bir yerde hiçbir deneyin

olmadığı bir noktaya gelirsin; orada sadece deneyi yapan kişi sessizce oturur, hiçbir deney,
hiçbir obje, ışık ya da açan çiçekler yoktur; hiçbir şey yoktur.
………

Sonuç olarak geride sadece tanık, her şeyi gözlemleyen bilinç kalır. Tüm deneyler yok olur ve geride tüm

deneylerin arka planı kalır. Sen kalırsın, başka her şey yok olur.

Bunu unutma, çünkü bana

güveniyorsun ve de mecazi konuşuyorum; o zaman hayal kurmak mümkündür. Bundan
sakının..
.


Olduğun Halinle Mükemmelsin...


Fakat niçin? Niçin Buda haline gelesin? Buda hiçbir zaman sen olmadı. Buda Buda’ydı. İsa İsa’ydı. Krishna Krishna’ydı. Niçin Krishna gibi olasın? Ne yanlış yaptın? Ne günah işledin ki Krishna olasın?


Tanrı asla başka bir Krishna daha yaratmadı. O asla başka bir Buda, başka bir İsa yaratmadı, asla! Çünkü o, aynı şeyleri yeniden ve yeniden yaratmayı sevmez. O bir yaratıcı, o bir üretim hattı değil bir Ford gelir, diğer Ford, diğer Ford Ford arabaları üretim hattından hepsi birbirinin aynı olarak iner durur. Tanrı bir üretim hattı değildir. Orijinal bir yaratıcıdır: O asla aynı şeyi yaratmaz. Ve aynısı değerli olmayacaktır. İsa’nın yeniden senin içine sığmaya çalıştığını bir düşün.


Uymayacaktır! O modası geçmiş olacaktır, o antika olacaktır, o sadece bir müzede yararlı olacaktır, başka bir yerde değil. Tanrı asla tekrar etmez. Fakat sana her zaman için başka birisi olman öğretildi. “Başka birisi ol; komşunun oğlu … komşunun oğlu gibi ol. Bak ne kadar zeki. Bak … şu kız ne kadar zarif şekilde yürüyor. Böyle ol!” Sana her zaman başka birisi gibi olman öğretilmiştir.


Hiç kimse sana kendin ol ve varlığına saygı duy; o Tanrının bir armağanıdır dememiştir. Asla taklit etme, sana söylediğim şey budur, asla taklit etme. Kendin ol; bu kadarını Tanrı’ya borçlusun. İçten bir şekilde kendin ol ve o zaman özel olduğunu bileceksin.


Tanrı seni çok sevdi, bu yüzden sen varsın. Her şeyden önce bu yüzden sen varsın, aksi takdirde olmazdın. Bu onun sana olan muazzam sevgisinin göstergesidir. Ancak senin özel olman başka birisiyle kıyaslanamaz, bu sen komşularına, arkadaşlarına, karına, kocana kıyasla özelsin demek değildir. Sen basitçe özelsin çünkü sen teksin.


Senin gibi olan tek kişi sensin. Bu saygının içinde, bu anlayışın içinde özel olmaya çalışma gayreti kaybolacaktır. Senin tüm özel olma çaban bir yılana bacak takmak gibidir. Yılanı öldüreceksin. Sen düşünürsün ki … yılana olan şefkatin nedeniyle bacak takıyorsun. “Zavallı Yılan, bacakları olmadan nasıl yürüyecek?” Sanki Yılan bir kırkayağın eline düşmüş gibi. Ve kırkayak yılana büyük bir şefkat duyarak şöyle düşünür, “Zavallı Yılan, benim yüz tane bacağım var, onunsa hiç yok. Nasıl yürüyecek?


En azından beş tane bacağa ihtiyacı var.” Ve şayet o, ameliyatla yılana birkaç bacak takarsa Yılanı öldürecektir. Yılan olduğu haliyle mükemmeldir, onun hiç bacağa ihtiyacı yoktur.


Sen olduğun halinle mükemmelsin. Kişinin kendi varlığına saygı duyması diye buna derim. Ve kişinin kendisine saygı duymasının ego ile hiçbir ilgisi yoktur, unutma. Birisine saygı duymak kendi kendine saygı duymak değildir. Bir kimseye saygı duymak Tanrı’ya duyulan saygıdır.


O yaratıcıya saygı duymaktır çünkü sen sadece bir resimsin; onun resmi. Resme saygı duyarak sen ressama saygı duyarsın. Saygı duy, kabul et, fark et ve tüm bu aptalca özel olma gayreti kaybolacaktır.



Egonun anlamı, senin olmadığın bir şeyle özdeşleşmendir. Bir kimse her ne ise, onunla özdeşleşmeye ihtiyacı yoktur. Onunla özdeşleşmeye gereksinimin yoktur: Sen zaten osun. Bu nedenle, ne zaman bir özdeşleşme varsa, bunun anlamı onun başka bir şeyle olmadığın bir şeyle olduğudur. Kişi bedenle, zihinle özdeşleşebilir.


Ancak, kişi özdeşleştiği anda, kişi kendi içinde kaybolmuştur. Egonun anlamı budur. Ego bu şekilde oluşturulur ve kristalleştirilir. Ne zaman “ben” dersen, bir şeyle bir isimle, bir şekille, bir bedenle, bir geçmişle; zihinle, düşüncelerle, anılarla özdeşleşme vardır.


Derin bir özdeşleşme vardır; sadece o zaman “ben” diyebilirsin. Şayet başka bir şeyle özdeşleşmezsen ve kendin olarak kalırsan, o zaman “ben” diyemezsin; “ben” sadece kaybolur. “Ben” kimlik demektir. Kimlik tüm esaretin temelidir. Özdeşleş ve bir hapishanede olacaksın.


Kimliğinin kendisi senin zindanın olacaktır. Özdeşleşme, bütünüyle kendin olarak kal ve özgürlük oradadır. O yüzden esaret budur; ego esarettir ve egosuzluk özgürlüktür. Ve bu ego, senin olmadığın bir şeyle özdeşleşmenden başka bir şey değildir.


Örneğin, herkes kendi ismiyle özdeşleşmiştir ve herkes bir ismi olmadan doğar. Sonra isim o kadar önemli hale gelir ki kişi ismi uğruna ölebilir. Bir isim nedir? Ancak özdeşleştiğin an o çok önemli hale gelir. Ve herkes ismi olmadan, isimsiz doğar. Veya şekli ele al; herkes kendisinin şekliyle özdeşleşmiştir. Her gün aynanın önünde duruyorsun.


Ne görüyorsun, kendini mi? Hayır. Hiçbir ayna seni gösteremez. Sadece özdeşleştiğin şekli gösterir. Fakat insan zihni o kadar aptaldır ki her gün şekil sürekli olarak değişir ve sen asla yanılsamadan kurtulamazsın. Sen bir çocukken şeklin neydi?


Annenin rahmindeyken şeklin neydi? Anne babanın tohumuyken şeklin neydi? Şayet senin için bir resim çekilmiş olsaydı annenin rahmindeki yumurtanı tanıyabilir miydin? Tanıyabilecek miydin? Ve “Bu benim,” diyecek miydin? Hayır ama geçmişte bir yerlerde bu yumurta ile özdeşleşmiş olmalısın… Doğdun ve şayet ilk çığlık senin için yeniden üretilebilseydi onu tanıyıp, “Bu benim çığlığım,” diyebilecek miydin?


Hayır, fakat o senindi ve sen bununla özdeşleşmiş olmalıydın. Ölmekte olan bir adamın önünde bir albüm yapılabilseydi… Sürekli değişen bir şekil; bir süreklilik vardır fakat yine de her an bir değişiklik… Beden her yedi yılda bir tamamen, bütünüyle değişiyor; hiçbir şey aynı kalmaz, tek bir hücre bile. Hala, hala biz, “Benim şeklim bu, bu benim,” diye düşünürüz.


Ve bilinç şekilsizdir. Biçim sürekli olarak değişen ve değişen ve değişen tıpkı elbiseler gibi dışarıdaki bir şeydir. Özdeşleşmek egodur. Eğer hiçbir şeyle isimle ya da biçimle ya da herhangi bir şeyle özdeşleşmezsen, o zaman ego nerededir? O zaman sen varsın ve yine de sen yoksun. O zaman sen mutlak saflığının içindesin ama ego yoktur.


Bu yüzden Buda özü, özsüz olmak olarak adlandırmıştır; ona anatta, anatma demiştir. “Ego yoktur, bu yüzden kendini atma olarak bile adlandıramazsın. Kendini ‘ben’ olarak da adlandıramazsın; ‘ben’ yoktur. Sadece saf varoluş vardır,” demiştir. Bu saf varoluş özgürlüktür.

En büyük sorunlardan birisi çok paradoksalmış gibi görünür ama bu doğrudur: Onu kaybetmeden önce ona sahip olman gerekir. Sadece olgun bir meyve yere düşer. Olgunluk her şeydir. Olgunlaşmamış bir ego fırlatılıp atılamaz, yok edilemez. Ve şayet olgunlaşmamış bir egoyu yok etmek ve çözmek için mücadele edersen tüm çaba Başarısızlığa uğrayacaktır.

Onu yok etmektense daha zor fark edilir yollardan onun daha da güçlendiğini göreceksin. Bu anlaşılması gereken temel şeydir: Ego bir zirveye ulaşmak zorundadır, güçlü olmak zorundadır, onun bütünlüğe erişmiş olması gerekir; o sadece o zaman çözülebilir. Zayıf bir ego çözülemez ve bu bir sorun halini alır.


Doğu’da tüm dinler egosuzluğu öğütler. Bu yüzden Doğu’da herkes en başından beri egonun karşısındadır. Bu karşıt tavır yüzünden ego asla güçlenemez, asla fırlatılıp atılacağı bütünlük noktasına ulaşamaz. O asla olgun değildir. Bu yüzden Doğu’da egoyu çözmek çok zordur, neredeyse imkansızdır.


Batı’da, tüm Batı din ve psikoloji geleneği insanları güçlü egolara sahip olmaları için ikna eder, öğütler, tavsiye eder. Çünkü güçlü bir egoya sahip olmadığın sürece nasıl hayatta kalabilirsin? Hayat bir mücadeledir; eğer egosuz olursan mahvolacaksın. O zaman kim direnecek? Kim kavga edecek? Kim rekabet edecek? Ve hayat ise sürekli bir yarışmadır. Batı psikolojisi der ki: Egoya sahip ol, onda güçlü ol. Ancak Batı’da egoyu çözmek çok kolaydır. Bu nedenle ne zaman Batılı bir arayan, sorunun ego olduğu anlayışına erişirse onu kolaylıkla, Doğulu bir arayandan daha kolaylıkla çözebilir.


Paradoks budur: Batı’da ego öğretilir; Doğu’da egosuzluk öğretilir. Fakat Batı’da egoyu çözmek kolaydır; Doğu’da çok zordur. Bu senin için zor bir görev olacak, önce elde et ve sonra kaybet. Çünkü sen sadece sahip olduğun bir şeyi kaybedebilirsin.


Ona sahip değilsen nasıl kaybedeceksin? Sadece zenginsen fakir olabilirsin. Zengin değilsen, yoksulluğun İsa’nın vaaz ettiği güzelliğine ruhta fakir ol sahip olamazsın. Senin yoksulluğun, Gautam Buda’nın bir dilenci haline geldiğinde sahip olduğu ağırlığa sahip olamaz.


Sadece zengin bir insan fakir olabilir. Çünkü sadece sahip olduğun şeyi kaybede- bilirsin. Hiç zengin olmadıysan nasıl fakir olacaksın? Senin yoksulluğun sadece yüzeyde kalacaktır; o asla ruhta olamaz. Yüzeyde sen fakir olacaksın ve derinde zenginliğin peşinden yanıp tutuşacaksın. Senin ruhun zenginliğe doğru çekilecek, o bir hırs olacaktır, o zenginliğe erişmek için sürekli bir arzu olacaktır.


Sadece yüzeyde fakir olacaksın. Ve hatta sen yoksulluk iyidir diyerek kendini avutabilirsin. Fakat yoksul olamazsın; sadece zengin bir adam, gerçekten zengin bir adam fakir olabilir. Sadece zenginliğe sahip olmak gerçekten zengin olmak için yeterli değildir. Yine fakir olabilirsin. Şayet hırs hala varsa fakirsin. Neye sahip olduğun önemli değildir. Şayet yeterince sahipsen arzu yok olur. Yeterince zenginliğe sahip olduğun zaman arzu kaybolur.


Arzunun yok olması yeterli olmanın kriteridir. O zaman sen zenginsin; onu bırakabilirsin, fakir olabilirsin. Buda gibi bir dilenci haline gelebilirsin. Ve o zaman senin yoksulluğun zengindir; o zaman senin yoksulluğunun kendine ait bir krallığı vardır. Ve aynı şey her şeyde olur.


Upanishad’lar ya da Lao Tzu ya da İsa ya da Buda; onların hepsi bilginin işe yaramadığını öğretir. Sadece daha çok ve daha çok bilgili hale gelmenin pek bir yardımı olmaz. Çok faydası olmamakla kalmaz, bir engel halini alabilir. Bilgiye ihtiyaç yoktur ama bu cahil kalmalısın demek değildir.


Cehaletin gerçek olmayacaktır. Yeterince bilgi edindiğinde ve onu attığında o zaman cehalete erişilmiştir. O zaman sen gerçekten cahil olursun; Sokrat gibi birisinin söyleyebildiği gibi: “Sadece bir şey biliyorum bu da hiçbir şey bilmediğimdir.” Bu bilgi yahut bu cahillik ona istediğin ismi verebilirsin — bütünüyle farklıdır, niteliği farklıdır, boyutu değişmiştir. Hiçbir zaman herhangi bir bilgiye sahip olmadıysan sadece basitçe cahilsen, cehaletin bilge olamaz.


O bilgelik olamaz; o sadece bilginin yokluğudur. Ve özlem içeride olacaktır: Nasıl daha çok bilgi edinmeli? Nasıl daha çok bilgiye sahip olmalı? Çok fazla bildiğinde kutsal kitapları bildiğinde, geçmişi, geleneği bildiğinde, bilinebilecek her şeyi bildiğinde o zaman birden hepsinin gereksizliğini fark edersin, ansızın bunun bilgi olmadığını fark edersin.


Bu ödünç alınmıştır. Bu senin kendi varoluşsal deneyimin değildir, bu senin bilmek için geldiğin şey değildir. Başkaları onu bilmiş olabilir, sen basitçe onu elde et. Senin elde edişin mekaniktir. O senin içinden çıkmamıştır, o bir gelişim değildir.


O sadece başka kapılardan edinilmiş çöplüktür, ödünç alınmış, ölüdür. Unutma, bilmek sadece sen bildiğinde, o senin doğrudan, dolaysız deneyimin olduğunda canlıdır. Fakat sen başkalarından bildiğinde bu sadece hafızadır, bilgi değil. Hafıza ölüdür.


Çok topladığında etrafındaki tüm kutsal kitaplar, bilgi zenginliği, kütüphaneler zihninde sıkışmıştır ve birden sen başkalarına ait bir ağırlığı taşıdığını fark edersin, hiçbir şey sana ait değildir, bilmiyorsundur o zaman onu bırakabilirsin, tüm bu bilgiyi bırakabilirsin. Bu bırakma ile içinde yeni türden bir cahillik ortaya çıkar. Bu cehalet cahile ait olan cehalet değildir. Bu bilge bir adam, bilgelik böyledir. Sadece bilge bir adam, “bilmiyorum” diyebilir.


Ancak “bilmiyorum” derken o, bilgi için yanıp tutuşmuyordur, o sadece bir gerçeği dile getiriyordur. Ve sen tüm kalbinle, “bilmiyorum” diyebildiğinde, tam o anda gözlerin açık hale gelir, bilmenin kapıları açılır. Bütünüyle “bilmiyorum” diyebildiğin an bilmeye muktedir hale gelmişsindir. Bu cehalet güzeldir ama o bilgi aracılığıyla edinilir.


O zenginlik aracılığıyla edinilen fakirliktir. Ve aynı şey egoyla olur: Onu sadece ona sahipsen kaybedebilirsin. Buda tahtından indiğinde bir dilenci olur… Buda için bu niye gerekliydi? O bir kraldı, tahtta idi, egosunun zirvesindeydi, niçin bu uca savrulsun; sarayından sokaklara inip bir dilenci olsun? Fakat Buda’nın dilenmesinde bir güzellik vardır.


Dünya hiçbir zaman böylesine güzel bir dilenci, böylesine zengin bir dilenci, böylesine saltanat sahibi dilenci, böylesine bir imparator tanımamıştır. O tahtından aşağıya adım atınca ne olmuştur? Egosundan aşağıya inmiştir. Tahtlar sembollerden, ego, iktidar, prestij, statü sembollerinden başka bir şey değildir. O aşağı inmiştir ve egosuzluk gerçekleşmiştir.


Egosuzluk alçak gönüllülük değildir. Bu egosuzluk tevazu değildir. Pek çok alçak gönüllü insan bulabilirsin fakat tevazularının altında ince bir ego işlemektedir. Diyojen’in bir sefer Sokrat’ı ziyaret ettiği söylenir. O bir dilenci gibi yaşamıştı; o her zaman pek çok delikleri ve yamaları olan kirli elbiseler giyerdi. Ona yeni bir elbise bile sunsan kullanmazdı; önce onu kirletir, eskitir, yırtardı ve sonra kullanırdı. O Sokrat’ı ziyaret etmeye geldi ve egosuzluk hakkında konuşmaya başladı.


Ancak Sokrat’ın nüfuz eden gözleri bu adamın egosuz bir insan olmadığını fark etmiş olmalı. Onun tevazu hakkındaki konuşması son derece egoistçe idi. Sokrat’ın şöyle dediği aktarılır: “Kirli elbiselerinle, elbiselerindeki deliklerle egodan başka bir şey göremiyorum. Sen mütevazılıktan bahsediyorsun ama konuşma derindeki bir ego merkezinden geliyor.” Bu olacaktır, ikiyüzlülük bu şekilde gerçekleşir

. Egoya sahipsin, onu tam zıddı aracılığıyla gizlersin; yüzeyde alçak gönüllü olursun. Yüzeydeki bu tevazu hiç kimseyi kandıramaz.

O seni kandırabilir ama başka kimseyi kandıramaz. Kirli elbisenin deliklerinin içinden egon gözetlemeye devam eder. O her zaman oradadır. Bu bir kendini kandırmadır ve daha fazla bir şey değildir. Başka kimse kanmaz. Bu sen olgunlaşmamış egoyu atmaya başlarsan olur. Öğrettiğim şey çelişkili gözükebilir fakat o hayat için gerçektir. Çelişki hayatın doğal bir parçasıdır. Ben sana egoist olmanı öğretiyorum böylelikle sen egosuz hale gelebilirsin. Ben sana mükemmel bir egoist olmayı öğretiyorum.


Aksi taktirde ikiyüzlülük doğacaktır. Ve olgunlaşmamış bir olayla mücadeleye girme. Bırak olgunlaşsın ve ona yardım et. Onu zirveye çıkar. Korkma; korkulacak hiçbir şey yok. Böylelikle egonun ıstırabını anlayacaksın. O zirveye ulaştığında, o zaman benim ya da bir Buda’nın egonun cehennem olduğunu söylemesine ihtiyaç duymazsın. Onu bileceksin çünkü egonun zirvesi cehennemsel tecrübelerinin zirvesi olacaktır. O bir kabus olacaktır.


Ve o zaman hiç kimsenin sana onu bırak demesinin bir gereği yoktur. Onu taşımak zor olacaktır. Kişi bilgiye sadece ıstırap aracılığıyla ulaşır. Herhangi bir şeyi sadece mantıksal tartışmalarla atamazsın. Bir şeyi sadece artık daha fazla taşıyamayacak kadar acı verici hale geldiğinde atabilirsin. Senin egon henüz bu kadar acı verici hale gelmemiştir; bu yüzden onu taşıyorsun. O doğal- dır!


Onu bırakmaya seni ikna edemem. İkna olmuş hissetsen bile onu gizleyeceksin, hepsi bu. Olgunlaşmamış hiçbir şey atılamaz. Olgunlaşmamış meyve ağaca tutunur ve ağaç da olgunlaşmamış meyveye tutunur. Onu ayrılmaya zorlarsan geride bir yara kalır.


Bu yara devam edecektir, yara her zaman yeşil kalacak ve her zaman acı hissedecektir. Her şeyin gelişmek için olgunlaşmak için toprağa düşüp kaybolmak için bir zamanı olduğunu unutma. Senin egonun da bir zamanı var. Onun olgunlaşmaya ihtiyacı vardır.


Bu nedenle egoist olmaktan korkma. Öylesin, aksi takdirde çoktan kaybolup giderdin. Hayatın mekanizması budur: Egoist olmak zorundasın, kendi yolunda kavga etmek zorundasın, etrafındaki milyonlarca arzu için savaşmak zorundasın, mücadele etmek zorundasın, hayatta kalmak zorundasın. Ego bir hayatta kalma aracıdır. Şayet bir çocuk egosuz doğarsa ölecektir.


O hayatta kalamaz bu mümkün değildir çünkü eğer acıkmış hissederse ben acıktım diye hissetmeyecektir. Bir açlık olduğunu hissedecektir ama kendisi ile ilişkili değildir. Açlık hissedildiği an, çocuk, “açım” diye hisseder ve ağlamaya ve doyurulmak için gayret sarf etmeye başlar. Çocuk egosunun gayretleriyle gelişir. Bu nedenle bana göre ego, doğal gelişimin bir parçasıdır.


Ancak bu onunla sonsuza dek kalman gerektiği anlamına gelmez. O doğal bir gelişimdir ve onun bırakılması gereken ikinci bir adım vardır. Bu da doğaldır. Ancak ikinci adım sadece ilki doruğuna, zirvesine erişmiş olduğunda, en üst noktasına ulaştığında atılabilir. O nedenle ben her ikisini de öğretiyorum: Egoluluğu ve egosuzluğu öğretiyorum. İlk önce egoist ol, sanki tüm varoluş senin için varmış ve sen merkezi imişsin gibi mükemmel egoist, mutlak egoist ol.


Tüm yıldızlar senin etrafında dönüyor ve güneş senin için doğuyor; her şey sadece sen burada olasın diye, senin için var oluyor. Merkez ol ve korkma çünkü şayet korkarsan asla olgunlaşmayacaksın. Onu kabul et. O gelişimin bir parçasıdır. Onun tadını çıkar ve zirveye götür. O zirveye ulaştığında ansızın merkez olmadığını fark edeceksin.


Bu bir yanılsamaydı, bu çocukça bir tavırdı. Fakat sen bir çocuktun, bu nedenle onda yanlış hiçbir şey yok. Artık olgunlaştın ve şimdi merkez olmadığını görüyorsun. Gerçekten merkez olmadığını gördüğünde aynı zamanda varoluşta merkez olmadığını ya da her yerin merkez olduğunu görürsün.


Ya merkez yoktur ve varoluş bir bütün olarak var olur: Bir kontrol noktası olmayan bir bütünlük ya da her atom bir merkezdir. Jakob Boehme tüm dünyanın merkezlerle dolu, her atomun bir merkez ve çeper diye bir şeyinin olmadığını; her yerin merkez ve hiçbir yerin çeper olmadığını söylemiştir. Bunlar iki olasılıktır. Her ikisi de aynı anlama gelir; sadece sözcükler farklıdır. Ve çelişkilidir. Fakat ilk olarak bir merkez haline gel. Bu şunun gibidir: Bir rüyadasın; şayet rüya en üst noktasına gelirse bozulacaktır. Her zaman bu olur; ne zaman bir rüya en üst noktaya gelirse bozulur. Ve bir rüyanın zirvesi nedir?


Bir rüyanın zirvesi “bu gerçektir” duygusudur. Bu, rüya değil gerçek diye hissedersin. Ve sen sürekli olarak ve sürekli olarak ve sürekli olarak daha yüksek bir zirveye gidersin. Ve rüya neredeyse bir gerçek halini alır. O asla gerçek olmaz; o neredeyse gerçek olur. O gerçekliğe o kadar yakınlaşır ki artık daha ileri gidemez çünkü bir adım daha ve rüya gerçek olacaktır. Ve o gerçek olamaz çünkü o bir rüya. O gerçeğe çok yaklaştığında uyku bozulur, rüya parçalanır. Sen tam olarak uyanırsın. Aynı şey her tür yanılsamada da olur.


Ego en büyük rüyadır. Onun kendi güzelliği, kendi ıstırabı vardır. Onun kendi sonsuz mutluluğu ve kendi acısı vardır. Onun cennetleri ve cehennemleri vardır, her ikisi de oradadır. Rüyalar bazen güzeldir ve bazen de kabustur ama her ikisi de rüyadır. Bu yüzden zamanı gelmeden önce rüyadan çıkmanı söylemiyorum. Hayır, asla zamanından önce bir şey yapma. Şeylerin gelişmesine izin ver, şeylerin kendi zamanlarına sahip olmasına izin ver, böylelikle her şey doğal olarak gerçekleşir. Ego ortadan kalkar. Ve o kendiliğinden ortadan kalkar. OSHO.