İftardan Sonra Direklerarası.



İFTARDAN SONRA
Karagöz, orta oyunu, hokkabaz gibi eski ramazanların belli başlı eğlencesi; sinema, radyo ve tiyatronun gelişmesi ile bugün sahnelerimizden elini ayağını çekmiş gibidir. Bu oyunlar asırlarca Türk halkını güldürmüş, kıssadan hisse vermiş, onun zevkini ve gönlünü hoşnut ederek sanat vazifesini yapmıştır.
İşte aşağıdaki satırlarda bundan yarım asır evvelin ramazanlarında iftardan sonra bu çeşit eğlencelere sahne olan Direklerarası, bir diğer adıyla Şehzadebaşı'nın hikayesini okuyacaksınız. 
Bir zamanlar meşhur komik Naşid'in içinde oynadığı "Turan" tiyatrosunun bulunduğu kısım boydan boya Direklerarası adını alırdı. Şimdiki Şehzadebaşı karakolunun (ki meşhur turşucu Cemal'in bastığı karakol burasıdır.) bulunduğu yerden başlar, ilkin Sokrat, sonraları İsmail Hakkı eczanesi olan yerin az ötesindeki Fevziye kıraathanesi, Acemioğlanlar hamamı önünden geçip, Vezneciler'de nihayet bulurdu. 
Fevziye kıraathanesinin sırasında Şeref tiyatrosu, onun karşısında zamanın en tanınmış edip ve fikir adamlarının devam ettiği ve bir çeşit akademik toplantı yeri sayılan Mersin'in çayhanesi vardı. Yine o sırada Millet tiyatrosu, Ferah tiyatrosu yer almıştı. İşte bu tiyatro ve kıraathanelerin içi ve önleri, bir devri kucaklayan nice ramazanların hareketli ve renkli eğlencelerine sahne olmuştur.
Mersin efendinin titizliği kadar, gıcır gıcır bardaklarıyla dağıttığı nefis tavşan kanı gibi demli çayları da şöhret yapmıştı. Çayhanenin içinde yer bulmak mümkün olmadığı gibi, Mersin efendinin kanunnamesine de uymak bir mecburiyetti. Yere kül silkmeye, bir damla olsun fincan artığı su veya çay dökmeye asla cevaz verilmezdi. Bu gibi kişilerin derhal dükkandan atıldığı, hatta bu atılmada bazen kelli felli kişilerinde kapı dışarı edildiği bir gerçekti. Şule kıraathanesi de Direklerarası'nın meşhur oturma yerlerinden idi. Buranın müşterileri arasında Ali Nihat Tarlan, Peyami Safa, Mesut Cemil, Dr. Rıza Nur, İsmail Hakkı Bey'lere sık sık tesadüf edilirdi.
Direklerarasının bu birkaç kıraathanesinin içerlek, büyük salonlarında ramazan akşamlarına mahsus olmak üzere tahtadan bir çıkma yapılır, üzerine de meddahlık yapacak kişinin oturması için bir sandalye konurdu. 
O devirde meddah Sururi'nin büyük bir şöhreti vardı. Karşı yakadan, İstanbul'un uzak semtlerinden sırf onu görmek için gelenler olurdu. 
Sururi, uzun boylu, şişman, belli belirsiz çiçek bozuğu, elmacık kemikleri dışarı vurmuş, yumuk yüzlü, küçücük gözlü idi. Ensesine, gömleği ile ceketi arasına bir mendil geçirir, sağ omuzuna büyücek bir çevre atardı. Harikulade taklit kabiliyeti olan zeki, çok sevimli, görgülü ve bilgili bir adamdı. Askeri baytar mektebi talebesi iken ayrılıp meddah olmuştu. 
Meddah Sururi, ekseri yaptığı gibi önündeki bardaktan bir damla su içer, ağzını çevresiyle sildikten sonra şöylece başlardı : 
"Söylendikçe sergüzeşti, verir bezme letafet.
Dinle imdi bende-i acizden bir hoş hikaye 
İdeyim meclise bir kıssa beyan
Kıssadan hisse ola arif olan"
Sonra insanı kahkahadan katıltan Arnavut, Çingene, Arap, Yahudi, Rum, Acem, Kürt, Rumelili muhacir taklitlerini yapa yapa her gece bambaşka olaylarla dolu bir hikayeyi anlatmaya başlardı...1960 Hayat Dergisi.

Direkler arası : Eski ramazanların temaşa hayatı direkler arasında toplanmıştı. Burası kendine mahsus dekor ve kişileriyle nesillerin eğlence yeri oldu.